Hayat kalitesi denildiğinde çoğu zaman aklımıza huzurlu olmak, daha az kaygı yaşamak, mutlu hissetmek ve günlük yaşamımızı daha rahat sürdürebilmek gelir. Bunlar elbette önemlidir. Ancak insanın hayat kalitesini yalnızca ne kadar iyi hissettiğiyle ölçmek, yaşamın daha derin ve belirleyici boyutlarını gözden kaçırmamıza neden olabilir. Çünkü insan bazen iyi hissetmediği hâlde hayatıyla daha sahici bir ilişki
Bazen hayatımızda değiştirmek istediğimiz çok şey olur. Bir ilişkinin bizi yorduğunu, işimizin bizi tükettiğini, geçmişte yaşadıklarımızın bugünümüzü etkilediğini söyleriz. Bütün bunların içinde kendimize şu soruyu sormak kolay değildir: Bu hayatın içinde benim payım ne? Bu soru, kendimizi suçlamak için değil, özgürlüğümüzün nerede başladığını görebilmek için önemlidir. Özgür Olmak Her Şeyi Seçebilmek midir? Özgürlük çoğu zaman
Psikoterapi çoğu zaman rahatlama ile eş anlamlı düşünülür. “Seans iyi geçti mi?” sorusu çoğu zaman şu anlama gelir: “Kendimi daha iyi hissediyor muyum?” Oysa terapi her zaman rahatlatmaz. Bazen seans bittiğinde zihniniz daha dolu, kalbiniz daha ağır, hatta içiniz biraz karışık olabilir. Ve bu her zaman kötü bir şey değildir. Rahatlama mı, Dönüşüm mü? Bir
Bağımlılık yalnızca bir maddeye değil; bazen varoluşun ağırlığına verilen bir cevaptır. Bağımlılık çoğu zaman biyolojik, davranışsal veya psikiyatrik bir problem olarak ele alınır. Oysa varoluşçu psikoloji perspektifinden bakıldığında bağımlılık, insanın özgürlük, sorumluluk, yalnızlık ve anlam gibi temel varoluşsal gerçekliklerle kurduğu ilişkinin bir yansıması olabilir. Varoluşsal Kaygı ve Kaçış İnsan özgürdür. Ancak özgürlük beraberinde sorumluluk getirir.
“Bazı gerçekler vardır; motive etmez ama uyandırır.” Bir adam her sabah aynı yoldan işe gider. Yol bozuk, trafik yoğun, herkes gergindir. Her gün şikâyet eder: “Bu yol çekilmiyor.” Bir gün biri ona şunu söyler: “Bu yolu kullanmak zorunda değilsin.” Adam durur. Yolun bozuk olması onun suçu değildir. Ama her gün aynı yoldan gitmeye devam etmek