İyi Hissetmek Hayat Kalitemizi Düşürüyor Olmasın?

Hayat kalitesi denildiğinde çoğu zaman aklımıza huzurlu olmak, daha az kaygı yaşamak, mutlu hissetmek ve günlük yaşamımızı daha rahat sürdürebilmek gelir. Bunlar elbette önemlidir. Ancak insanın hayat kalitesini yalnızca ne kadar iyi hissettiğiyle ölçmek, yaşamın daha derin ve belirleyici boyutlarını gözden kaçırmamıza neden olabilir.

Çünkü insan bazen iyi hissetmediği hâlde hayatıyla daha sahici bir ilişkikuruyor olabilir.

Bazen yaşadığı acı, bir şeylerin yolunda gitmediğinin değil; uzun zamandır görmezden geldiği bir gerçekle temas etmeye başladığının göstergesidir.

Bu nedenle şu soruyu sormak gerekir:

İyi hissetmek her zaman hayat kalitemizi artırıyor mu, yoksa bazen iyi hissetme çabamız yaşamla kurduğumuz ilişkiyi daraltıyor olabilir mi?

Acı Her Zaman Hayat Kalitesinin Düşmanı Değildir

İnsanın yaşadığı her acıyı anlamlı veya geliştirici olarak değerlendirmek doğru olmaz. Bazı acılar travmatik deneyimlerden, kayıplardan, ilişkisel yaralardan, biyolojik süreçlerden veya kişinin baş etmekte zorlandığı koşullardan kaynaklanabilir. Bu acıların küçümsenmesi, romantikleştirilmesi ya da kişinin yalnızca “Bundan ne öğrenebilirsin?” sorusuna yönlendirilmesi sağlıklı değildir.

Ancak acının her durumda ortadan kaldırılması gereken bir sorun olarak ele alınması da başka bir sınırlılık doğurur.

Bir insan kendisiyle, ilişkileriyle, seçimleriyle veya hayatını nasıl yaşadığıyla daha derin bir temas kurduğunda zorlayıcı duygularla karşılaşabilir. Daha önce ertelediği bir sorumluluğu fark edebilir. Kendisini korumak için geliştirdiği bazı tutumların artık yaşamını daralttığını görebilir. Bir ilişkide neye razı olduğunu, hangi ihtiyaçlarını bastırdığını veya kendi değerleriyle ne ölçüde tutarlı yaşadığını sorgulayabilir.

Bu fark edişler her zaman rahatlatıcı değildir.

Fakat rahatsız edici olması, otomatik olarak zararlı olduğu anlamına da gelmez.

Bazen insanın yaşadığı acı, bir yaranın yeniden açılmasından değil, uzun süredir kapalı tuttuğu bir alana ilk kez dikkatle bakmasından kaynaklanır. Burada belirleyici olan acının kendisinden çok, hangi bağlamda ortaya çıktığı, nasıl anlamlandırıldığı ve kişinin bu süreçte ne kadar güvende olduğudur.

Danışanın İyi Hissetmesinden Daha Anlamlı Olan Ne Olabilir?

Terapötik süreçlerde danışanın kendisini daha iyi hissetmesi elbette önemlidir. Ancak her seansın veya her müdahalenin temel ölçütünü danışanın seans sonunda ne kadar rahatladığına indirgemek, terapötik çalışmanın anlamını daraltabilir.

Bazen danışanın bir seans sonrasında huzursuz hissetmesi, bir çelişkiyi fark etmesi veya kendisiyle ilgili daha önce görmediği bir gerçekle karşılaşması, yalnızca iyi hissetmesinden daha anlamlı olabilir.

Burada bir noktayı özellikle ayırmak isterim: Danışanın olumsuz duygular yaşamasını amaçlamak başka, bu duyguların ortaya çıkmasına güvenli bir zeminde alan açmak başkadır.

Bir danışanın üzüntüsünü, öfkesini, suçluluğunu, hayal kırıklığını veya kaygısını hemen ortadan kaldırmaya çalışmadan onunla birlikte durabilmek; bu duygunun ne söylediğini, hangi deneyimle ilişkili olduğunu ve kişinin yaşamında nasıl bir yere sahip olduğunu anlamaya çalışmak terapötik açıdan değerli olabilir.

Bazen danışanın iyi hissetmesini sağlamak için acele etmek, onun kendisiyle temas kurabileceği bir alanı kapatabilir.

Örneğin kişi, uzun zamandır kendisini memnun etmeyen bir ilişkiyi sürdürdüğünü fark ettiğinde üzülebilir. Kendi seçimleriyle yüzleştiğinde suçluluk hissedebilir. Yıllardır ertelediği bir sorumluluğu gördüğünde huzursuz olabilir.

Bu duyguların ortaya çıkması tek başına terapötik başarısızlık değildir.

Önemli olan danışanın bu duyguların içinde yalnız bırakılmaması, zorlanmasının romantikleştirilmemesi ve kendi temposunun gözetilmesidir. Terapist, danışanın acısını artırmak için değil; danışanın yaşadığı deneyimle daha bilinçli ve güvenli bir ilişki kurabilmesine yardımcı olmak için oradadır.

Bazen danışanın “Bugün kendimi daha kötü hissediyorum ama ilk kez ne yaşadığımı daha iyi anlıyorum” diyebilmesi, üzerinde dikkatle durulması gereken bir deneyimdir.

Çünkü her rahatlama iyileşme değildir. Her huzursuzluk da geriye gidiş anlamına gelmez.

İyi Hissetmek ile Kendinle Tutarlı Yaşamak

Psikolojik destek süreçlerinde kişinin kendisini daha iyi hissetmesi önemli bir hedeftir. Fakat bunu tek hedef hâline getirdiğimizde, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin niteliğini ikinci plana atabiliriz.

Örneğin bir kişi sürekli olarak çevresindekileri memnun etmeye çalışıyor olsun. Hayır diyemiyor, kendi ihtiyaçlarını erteliyor ve ilişkilerinde sorun çıkmaması için kendisinden vazgeçiyor olabilir.

Bu kişi, başkalarının onayını aldığında kısa süreli bir rahatlama yaşayabilir. Ancak bu rahatlama, kendi hayatıyla tutarlı bir ilişki kurduğunu göstermeyebilir.

Terapötik süreçte şu sorular daha anlamlı hâle gelebilir:

  • Kendini iyi hissetmek için neler yapıyorsun?
  • Yaptıkların seni nasıl bir hayata taşıyor?
  • Başkalarının beklentileriyle kendi ihtiyaçların arasında nasıl bir ilişki kuruyorsun?
  • Şu an sürdürdüğün yaşam biçimi, önem verdiğin değerlerle ne kadar tutarlı?
  • Rahatlamak için yaptığın bir şey, uzun vadede yaşam alanını daraltıyor olabilir mi?

Bu soruların amacı kişiyi suçlamak veya sahip olduğu baş etme yollarını değersizleştirmek değildir. Amaç, kişinin kendi seçimlerini daha açık görebilmesine yardımcı olmaktır.

Çünkü bazen insan kendisini iyi hissetmeye çalışırken kendisinden uzaklaşabilir.

Varoluşsal Acı Nerede Başlar?

Varoluşsal acı, insanın yaşamın anlamı, özgürlüğü, sorumluluğu, yalnızlığı, sınırlılığı ve kendi varoluşuyla ilgili sorularla karşılaşmasıyla ilişkili olabilir.

“Ben nasıl bir hayat yaşıyorum?”

“Bu seçimler gerçekten bana mı ait?”

“Bunca çabanın anlamı ne?”

“Hayatımı kendi değerlerime göre mi sürdürüyorum, yoksa yalnızca benden beklenenleri mi yerine getiriyorum?”

“Değiştirebileceğim şeyler varken neden aynı yerde kalıyorum?”

Bu soruların ortaya çıkması her zaman bir psikopatolojiye işaret etmez. İnsan olmanın getirdiği sınırlılıklarla, seçimleriyle ve yaşamın belirsizliğiyle karşılaşmasının bir parçası olabilir.

Elbette bu sorular yoğunlaştığında kişinin işlevselliğini, ilişkilerini veya ruhsal dayanıklılığını zorlayabilir. Bu noktada acının niteliğini, süresini, şiddetini ve kişinin yaşamındaki etkisini değerlendirmek gerekir.

Ancak varoluşsal soruların ortaya çıkmasını yalnızca susturulması gereken bir huzursuzluk olarak görmek, insanın kendisini anlama imkânını da daraltabilir.

Her sorunun hemen bir cevaba, her acının hemen bir rahatlamaya dönüştürülmesi gerekmeyebilir.

Bazen insanın ihtiyacı, yaşadığı soruyu aceleyle kapatmak değil; o soruyla güvenli bir zeminde temas kurabilmektir.

Terapistin Rolü: Acıyı Ortadan Kaldırmak mı, Anlamlandırmaya Eşlik Etmek mi?

Terapistin görevi danışanı acı çekmeye yönlendirmek değildir. Aynı şekilde, danışanın her zorlanmasını ortadan kaldırılması gereken bir durum olarak ele almak da terapötik ilişkinin bütünlüğünü zedeleyebilir.

Burada önemli olan, danışanın öznel kapasitesini, temposunu ve içinde bulunduğu koşulları gözetmektir.

Bir danışan, hayatında ilk kez kendisini sorgulamaya başladığında zorlanabilir. Terapist bu zorlanmayı hemen derinleştirmeye çalışmak yerine, danışanın bunu nasıl yaşadığını anlamaya çalışmalıdır.

Şöyle bir diyalog düşünelim:

Danışan: Son zamanlarda kendimi daha çok sorguluyorum. Bazı şeyleri fark etmek iyi geliyor ama bir yandan da huzursuz oluyorum.

Terapist: Bir şeyleri fark etmek sana bir taraftan alan açarken, diğer taraftan seni zorlayan tarafları da görünür hâle getiriyor gibi görünüyor. Bu sorgulamanın içinde şu an sana iyi gelen ve seni zorlayan şeyler neler?

Burada terapist, danışanın acısını yüceltmiyor. Onu hemen ortadan kaldırmaya da çalışmıyor. Danışanın deneyimini anlamasına ve kendi yaşantısıyla daha açık bir ilişki kurmasına eşlik ediyor.

Gerektiğinde süreç yavaşlatılabilir. Güvenlik yeniden değerlendirilebilir. Travmatik içeriklerle çalışılıyorsa kişinin düzenleme kapasitesi, mevcut kaynakları ve klinik ihtiyaçları gözetilebilir.

Çünkü derinleşmek, her zaman daha fazla zorlamak anlamına gelmez.

Bazen derinleşmek, kişinin bulunduğu yerde kalabilmesine ve yaşadığını kendi temposunda anlamlandırabilmesine izin vermektir.

Hayat Kalitesi: Daha Az Acı mı, Daha Çok Temas mı?

Hayat kalitesini yalnızca olumlu duyguların sıklığıyla değerlendirmek eksik kalabilir. İnsan için anlamlı olan; kendisiyle, başkalarıyla, yaşamıyla ve sorumluluklarıyla nasıl bir ilişki kurduğudur.

Kişinin daha az kaygı yaşaması önemlidir. Fakat kaygının azalması, kişinin yaşamını daha bilinçli ve tutarlı biçimde sürdürdüğü anlamına her zaman gelmez.

Kişinin daha mutlu hissetmesi değerlidir. Ancak mutluluk uğruna kendi değerlerinden, ilişkilerinden veya gerçeklikle kurduğu bağdan uzaklaşması, uzun vadede başka sorunlar doğurabilir.

Bu nedenle hayat kalitesini değerlendirirken şu alanlara da bakmak gerekir:

  • Kişi kendisiyle ne ölçüde temas kurabiliyor?
  • Yaşamını kendi değerleriyle ne kadar tutarlı sürdürüyor?
  • İlişkilerinde kendisini ve karşısındakini ne ölçüde gözetebiliyor?
  • Sorumluluklarını suçlulukla mı, yoksa kendi seçimlerinin bir parçası olarak mı ele alıyor?
  • Yaşadığı zorlukları inkâr etmeden onlarla ilişki kurabiliyor mu?
  • Hayatında anlam, yön ve aidiyet duygusu oluşturabiliyor mu?

Bunlar, kişinin sürekli huzurlu olması gerektiği anlamına gelmez. Aksine, insanın huzursuzluk, kayıp, belirsizlik ve acı içeren bir yaşamın içinde de kendisiyle anlamlı bir ilişki kurabilmesini ifade eder.

Bazen danışanın yaşadığı olumsuz duygu, onun kendisinden uzaklaşmasının değil; kendisine, ilişkilerine veya hayatına daha dürüst bir biçimde yaklaşmasının sonucu olabilir.

Ve bazen terapistin yapabileceği en anlamlı şey, bu duyguyu hemen değiştirmeye çalışmak yerine danışanın onunla güvenli bir şekilde temas kurmasına eşlik etmektir.

Çünkü terapi her zaman danışanı iyi hissettirmekle değil, danışanın kendisiyle ve yaşamıyla daha sahici, bilinçli ve tutarlı bir ilişki kurabilmesine yardımcı olmakla ilgilidir.

No Comments
  1. Your comment is awaiting moderation.

Yorum Ekle

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir